Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde gerçekleştirilen operasyonlar sonrasında PDY/FETÖ olarak tanımladığı Gülen Cemaati’ne yönelik tutumu çeşitli çevrelerden açık ya da örtülü destek aldı. Cumhurbaşkanı’na bu mücadelesinde yakın çevresi, danışmanları, bir kısım partili, hükümete yakın bazı iş çevreleri ve laik sivil-askeri bürokrasi destek verdi. Söz konusu destek ahde vefa borcundan, mevcut ve/veya gelecekte oluşacak beklentilere, vatan sevgisinden, devlet memuru olmanın gerektirdiği erdeme kadar çeşitli güdülere dayanmaktaydı.

Bürokrasi, kamu görevinin getirdiği ahlaki ve mesleki sorumluluğun yanısıra, Cemaat eliyle kendilerine yönetilen haksız ve hukuksuz kumpas davalarının açtığı derin yaraları sarmak için sözkonusu kampanyayı destekledi. Cemaat, iktidar partisi mensubu bakanlar ve üst düzey yetkililerden aldığı destekle Türkiye’nin geleneksel bürokratik yapısına büyük zarar verdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde gelecek 10-20 yıl yönetim kademesini şekillendirecek komutanlar haksız ve hukuksuz davalarla, sahte delillerle hapis cezasına çarptırıldılar.

Rüzgar eserken karşısında durmaya cesaret edemeyenler bugün cemaatin karşısında bir görünüm sergilerken el altından karşı tarafa mesaj vermekten de kaçınmıyorlar. Bu satırların yazarı rüzgarın henüz tersine dönmediği Ağustos 2013’te soruşturmaların ve müteakip davaların geleneksel sivil-asker bürokrasiyi dönüştürmek amacıyla sürdürüldüğünü savunmuştu.

Kuşkusuz Cemaat’in Askeri Liseler ve Harp Okulları’na yerleştirdiği ya da buralardan devşirdiği genç kadroları bir an önce yönetim kademesine çıkarmak için mezkur kumpas operasyonlarının icrası gerekiyordu.Türk sivil ve askeri bürokrasisini dönüştürmeyi hedefleyen operasyonlar bir araç olmaktan öteye geçmeyen Cemaat’in amacı kesinlikle olamazdı.Operasyonların ve dönüşümün asıl planlayıcısı, Ankara’yı bölgesel politikalarında istediği gibi yönlendirmek isteyen büyük güçler idi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yönelik operasyonlar sadece silahlı kuvvetlerle sınırlı değildi. Cemaat’in nüfuz etmek istediği en önemli kurumlardan biri de Milli İstihbarat Teşkilatı idi. Cemaat’in iktidar partisinden güç aldığı günlerde kendilerini bu kesime yakın ilan etmekten, aile bireylerini  Cemaat okullarına göndermekten kaçınmayan kişiler bugün Cemaat karşıtı görünmekteler. Bu hiç te inandırıcı olmayan bir tutum.

Ancak asıl önemlisi MİT’e Nisan 2010’da Müsteşar Yardımcısı, Mayıs 2010’da ise Müsteşar olarak atanan Hakan Fidan’ın kurum içinde bizzat yönettiği kadrolaşma hareketinin Cemaat’in çıkarlarıyla kesiştiği noktaydı. Fidan, Cemaat’in Silahlı Kuvvetler ve diğer kurumlarda hükümetin gücünü arkasına alarak yürüttüğü dönüştürme politikasını Milli İstihbarat Teşkilatı’nda bizzat uygulamıştı. Personel Başkanlığı’na atanmasını sağladığı doğu kökenli arkadaşı ile birlikte bu dönüşüm sürecini her türlü yolu deneyerek yönetmişti. MİT’in yönetim yapısını tıpkı Türk Silahlı Kuvvetleri’nde olduğu gibi adım adım bozmuş, milli istihbarat vizyonuna, donanımına ve misyonuna uygun olmayan kişileri kuruma doldururken, alt ve orta kademede Cemaat ile bağlantılı kişilerin yukarıya doğru çıkmalarını sağlamıştı.

Hakan Fidan görevi gereği devletin, hükümetin ve münhasıran Cumhurbaşkanı’nın sırlarına vakıf olmuştu. Görevinden kaynaklanan sorumluluğu ise bu sırları, yetkili mahkeme önünde açıklamak zorunda kalmadığı takdirde, kendisiyle beraber mezarına götürmesidir. Milli İstihbarat Teşkilatı’nda bugüne kadar görev yapmış tüm personel belirli ölçülerde devlet sırlarına vakıf olmuşlar ve bu sırları en yakınlarına dahi açmamışlardır.

Hakan Fidan’ı Cumhurbaşkanı’nın iradesine rağmen milletvekili yapmaya çalışan, Türkiye’nin en medyatik MİT Müsteşarı’nı siyasete sokarak parti içinde elini güçlendirmeyi planlayan Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bu hamlelerini Erdoğan ve arkadaşları çok iyi okumuş,  Davutoğlu’nu Başbakanlığı bırakmaya zorlamıştır.  Davutoğlu ve yakın çevresinin partide yönetim kademesi, kadrolaşma ve mali kaynaklara erişme açısından daha güçlü olma isteği Saray’dan dönmüştür.

Sırada Türkiye’nin tanık olduğu en başarısız MİT Müsteşarı’nın halihazırda vekaleten yürüttüğü ileri sürülen koltuğunu bırakmasına gelmiştir. Cemaat’in MİT içindeki kadrolaşmasıyla asıl o zaman mücadele edilmiş olacaktır. Zira Fidan ve arkadaşları 17-25 Aralık 2013 tarihine kadar hareketin MİT içinde daha da kökleşmesine fırsat veren ortamı bizzat hazırlamışlardır. MİT’in en eğitimli, donanımlı ve deneyimli üst kademesini pasif görevlere atamak ya da emekliliğe zorlamak suretiyle kurumdan uzaklaştırmışlardır. Ardından milli vizyonu dışında herhangi bir siyasi ve ideolojik kamplaşmada yer almayan, Cemaatlerle bağlantılı olmayan yükselme potansiyeli mevcut personeli haksız soruşturmalar, pasif görevlere atama, ahlaki erozyona uğramış yöneticilerin emrinde istihdam etme ve genellikle açığı ve motifi (paraya, mevkiye, kadınlara düşkünlük vs.) bulunan  MİT personelini kritik görevlere getirmek suretiyle kurumun geleneksel yapısını bozmuşlardır.

Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı tarafından işaret edildiği gün görevini bırakacaktır. Fidan sonrasında yeni MİT yönetimi kurumun güçlü ve güvenilir bir Teşkilat haline getirilmesi uğraşısının yanında iki temel sorunla mücadele edecektir. Birincisi Fidan ile birlikte Teşkilat’a doldurulan vasıfsız personelin geldikleri kurumlarına iade edilmesi, ikincisi ise Fidan’ın değiştirdiği üst ve orta kademe yöneticilerin ardından kısa sürede yönetim kademelerine yükselme şansı bulan Cemaat yanlılarının ayıklanmasıdır. Fidan’a angaje olan mevcut yönetim yapısı bu görevi yürütecek iradeye sahip değildir. Kurumu tanımayan askerlerin ya da diplomatların da bu zorlu görevi yerine getirmeleri mümkün değildir.

Saray’ın bir sonraki hamlesi, güven duyulan yeni bir Müsteşar’ın belirlenmesi, bilahare Mayıs 2010’dan itibaren kurumdan değişik nedenlerle ihraç edilen, emekliliğe zorlanan Müsteşar Yardımcısı, Başkan, Daire Başkanı ya da daha alt düzeyde personelin gözden geçirilmesi, bunların bir kez daha güvenlik soruşturmasına tabi tutulması, ardından yüz yüze mülakatlar yapılması, herhangi bir kliğe mensup olmayan ve geçmişinde gri noktalar bulunmayan nitelikli personelin hem yeni Müsteşar’a destek olması hem de kurumun geçiş sürecinin sağlıklı bir şekilde yönetilmesi amacıyla yeniden değerlendirilmeleri, olabilecektir.

Devletin sivil-asker bürokratik sistemi içerisinde yasal hiyerarşik yapıdan farklı ağların bulunması kabul edilir bir durum değildir. Dolayısıyla yetkililerin, Türkiye Cumhuriyeti devleti, milleti ve ülkesi ile bir bütün olarak milli menfaatlerinin sağlanmasını teminen Milli İstihbarat Teşkilatı’nı mercek altına almaları ve son altı yılda yaşanan gelişmelere bir de bu perspektiften bakmaları gerekmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir