INTELTURK

Eğitim ve Danışmanlık Hizmetleri

Gülen, Davutoğlu ve Fidan: BOP Aktörlüğünden Kötü Adamlığa

Gülen, Davutoğlu ve Fidan: BOP Aktörlüğünden Kötü Adamlığa

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir Dışişleri Bakanı onun kadar tartışılmadı. Türkiye’yi sözde bölgesel ve küresel aktör yapmak adına Anadolu topraklarının yüzyıllara dayalı gelenek ve göreneklerini aşındırdı. Türkiye’de Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilmesini destekleyen en önemli kişilerden biri oldu. Yeni-Osmanlıcı siyaset vizyonuyla Cumhuriyet döneminin temel dış politika ilkelerini törpüledi. Komşularla “Sıfır Düşmanlık” politikası yürüttüğü iddiasıyla Ankara’ya dost komşu bırakmadı.

Dünya’da ezilen Müslümanların hamiliğine soyunarak Myammar’a gitti, Budist-Müslüman çatışmasının asıl sebebinin bölgeden geçen Çin’in boru hatlarıyla ilgili daha derin bir güç mücadelesi olduğunu görmedi. Bangladeş’te vatan hainliğinden yargılanan ve bilahare idam edilen muhalif İslamcı liderleri destekledi. Binlerce kilometre uzaklıktaki Bangladeş yönetimini Türkiye’ye husumet besler hale getirdi. Afrika açılımı kapsamında adımını Kuzey ve Sahra-altı Afrika’ya attı. Somali’de El-Şabap militanları Türkiye Büyükelçiliği’ni, Türk hastanesini bastı, Kızılay konvoyuna silahlı saldırı düzenledi. Irak’ta merkezi hükümeti dışlayarak kuzeydeki bölgesel Kürt yönetimiyle iş tuttu. Bağdat’ın itirazına rağmen ülkede Sünni direnişin arkasındaki Haşimi’ye kol kanat gerdi. Suriye’ye sözde demokrasi getireceği iddiasıyla ülkenin kan gölüne dönmesine neredeyse en büyük katkıyı verdi. Suriye’deki gelişmeler yüzünden Türkiye’nin güvensiz, güvenilmeyen ve terör üreten bir ülke olarak nitelendirilmesine yol açtı. Suriye rejiminin Türkiye sınırındaki dinci terör unsurlarını havadan etkisiz hale getirmesini engellemek amacıyla angajman kurallarını destekledi. Bu kurallardan hareketle Rus uçağının düşürülmesine, Türkiye’nin kuzeydeki en büyük enerji, ticaret ve stratejik ortağıyla arasını bozmasına neden oldu. Suudi Arabistan ve Katar’la açık, İsrail ile gizli diplomasi yürüterek bölgede Sünni-Şii kavgasının çatışma ve savaş boyutuna ulaşmasına katkı sağladı. Çatışmaların daha uzun sürmesine, daha geniş bölgelere yayılmasına, daha çok kan ve göz yaşı dökülmesine, daha fazla çocuğun babasız, annenin evlatsız, genç kadınların kocasız kalmasına sebep oldu.

Bahsedilen kişi, 1990’lı yıllarda Ankara’da dönemin iktidarı, sivil ve askeri bürokrasi Körfez Savaşı’nın olumsuz etkileriyle başetmeye çalışırken, Malezya’da kendisine bir kürsü bulan Ahmet Davutoğlu’ndan başkası değildi. Davutoğlu, dış politika sayesinde Atlantik ötesinden meşruiyet elde etmek ve Türk toplumunu dönüştürmek amacıyla hükümet programlarında dış politika metinlerini bizzat kaleme almıştı. Ahmet Davutoğlu, Başbakan’ın dış politika başdanışmanı sıfatıyla yaklaşık yedi yıl Türk dış politikasının yapım ve uygulamasına katkıda bulundu. Başbakan’ın danışmanı olarak çoğu kez Dışişleri bürokrasisinden bağımsız şekilde resmi görüşmelere katıldı. Başbakan’ın mesajlarını yabancı ülke liderlerine, kurumlarına, sivil toplumlarına iletti. Sadece iletmekle kalmadı, o mesajların içeriği üzerinde de etkili oldu.

Ahmet Davutoğlu, 2009’da yılında henüz milletvekili seçilmeden AKP Hükümeti’nde Dışişleri Bakanı oldu. Yaklaşık iki buçuk yıl dışarıdan bakanlık yapmasının ardından 2011 genel seçimlerinde milletvekili seçildi. Böylece bakanlık görevini parlamenter olarak sürdürdü. Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, TİKA Başkanı Musa Kulaklıkaya, THY Başkanı Hamdi Topçu, Kızılay Başkanı Tekin Küçükali ve MİT Müsteşarı Emre Taner’di. Zaman içinde söz konusu kurumların yöneticileri teker teker değiştirildi. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez (11 Kasım 2010), TİKA Başkanı Serdar Çam (5 Haziran 2011), Kızılay Başkanı Ahmet Lütfi Akar (17 Eylül 2011), Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanı Kemal Yurtnaç (Kurucu Başkan) (22 Haziran 2010), MİT Müsteşarı Hakan Fidan (27 Mayıs 2010) oldu.

Davutoğlu Dışişleri Bakanı olduktan sonra en büyük katkıyı Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan sağlamayı hedefledi. Bu kapsamda uzun süredir tanıdığı Hakan Fidan’ın müsteşarlığa getirilmesini destekledi. Bilahare Teşkilat’a kimi Büyükelçilerin atanmasını sağlayarak MİT’in dış politika alanına vereceği katkının altyapısını sağlamlaştırdı. Teşkilat bünyesinde, geçmişte de benzerleri bulunan, Stratejik Analiz Başkanlığı kurularak başına bir Büyükelçi getirildi. Böylece MİT’in dış operasyonlar ve analiz konularında Davutoğlu’nun istediği bilgi ve belgeleri üretmesi sağlandı. MİT, sadece bilgi üretmekle kalmayıp, bölgedeki rejim değişikliklerinde neredeyse ABD’nin sekretaryası haline getirildi.

Davutoğlu tarihi ve kültürel yönlerden doğu, uluslararası işbirliği yönünden batı ile daha yoğun etkileşim halinde olan Türkiye’nin potansiyelinden yararlanmayı hedefledi. İki coğrafya arasındaki anlaşmazlıklarda arabulucu ve kolaylaştırıcı rolünü benimsedi. Kuşkusuz bu tutumu, ABD’de planlanan, Kuzey Afrika’dan Çin’e kadar uzanan kuşakta yer alan ülkelerin dönüşüm sürecinde Ankara’nın oynayacağı rol ile uyumluydu. Böylece siyasi iktidarın özellikle Atlantik ötesinde dış meşruiyetine katkı sağlamayı hedefledi.

Soğuk Savaş döneminde NATO’nun güney kanadını koruyan Türkiye, yeni dönemde BM ve NATO kapsamında pek çok askeri operasyona katıldı. Ancak İslam dünyasındaki dönüşümde yumuşak gücünü (tarihi ve kültürel mirasını, toplumsal ilişkileri, akrabalık bağlarını, ticari ilişkileri vs.) kullanmayı tercih etti. Gerektiğinde yardım kuruluşlarını, sivil toplum örgütlerini, ticari firmaları, vakıfları ve dernekleri harekete geçirdi. Bu arada Türkiye’de uzun yıllar tartışılan Gülen hareketinin 1980’li yılların sonundan itibaren yurtdışında okullar açması, okul-ticaret-siyaset denklemini kurması, aynı gelenekten gelen Davutoğlu için yumuşak gücü ön plana çıkarma yaklaşımına rehberlik etti. Abdullah Gül Dışişleri Bakanı iken diplomatlara Gülen’in yurtdışındaki okullarına ve kuruluşlarına destek talimatı vermişti. Yumuşak gücü önceleyen ve Gülen’in 1990’lı yıllardan itibaren yurtdışındaki hareket tarzını örnek alan Davutoğlu’nun ilerleyen dönemde Gülen karşıtı pozisyon benimsemesi gerçekçi görülmemektedir.

BOP, İslam dünyasında demokratikleşmeyi değil, bölgede Washington’a bağlı rejimleri işbaşına getirmeyi hedefleyen bir projeydi. Hesaba göre hem ABD’nin küresel çıkarlarına hizmet edecek hem de bölgedeki yakın müttefikleri için elverişli güvenlik ortamı yaratacaktı. Nitekim, proje Suudi Arabistan ve Katar gibi otoriter rejimlerde herhangi bir değişiklik öngörmüyordu. BOP kapsamında yürütülen uzun vadeli ve çok boyutlu proje kimi ülkelerde daha yumuşak bir geçiş kimilerinde ise büyük bir direnişle karşılaşıyordu.Suriye rejim değişikliği çabalarının en fazla can kaybına yol açtığı ülkeydi.

Suriye’de rejim değişikliği için en fazla çaba sarfeden ülkeler Suudi Arabistan ve Katar idi.İki ülke Suriye’de muhalif gruplara militan, silah, mühimmat, finansman ve eğitim sağlıyordu. Hatta Suudi liderliği Şii iktidara muhalif olan IŞİD’i Irak’ta bizzat kendisinin kurduğunu itiraf etmişti. Belki de iki ülke yönetimi BOP’a verecekleri destek sayesinde işbaşında kalmayı garantiliyordu. BOP’un Ortadoğu’daki en önemli hedeflerinden biri ise İsrail’in güvenlik ve stratejik çıkarlarına destek olmasıydı. Zira, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin desteği ile devrilmeye çalışılan Esat rejimi İsrail’in en büyük düşmanıydı. Dolayısıyla kamuoyunda Mavi Marmara olayı nedeniyle Türkiye ve İsrail’in arasında soğukluk algısı yaratılmışken, aslında Suriye’ye yönelik faaliyetleriyle BOP’un hayata geçirilmesi yönünde en büyük katkıyı Ankara yapmıştı. Ancak Rusya ve İran’ın kararlı tutumları, siyasi ve askeri alanlardaki çabaları sayesinde Şam rejimi ayakta kalmayı başardı. Halbuki Davutoğlu ve arkadaşları Esat’ın birkaç haftada devrileceğini hesaplamışlardı.

Bu gelişmeler son yıllarda Türk dış ve güvenlik politikalarının belirlenmesinde öne çıkan siyasetçi ve bürokratların liderliği yanlış yönlendirdiklerini ortaya çıkarmıştır. Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık koltuğuna otururken projenin hayata geçirilmesinde her türlü çabayı sarf eden Ahmet Davutoğlu görevinden uzaklaştırılarak ilk adım atılmıştır. İkinci aşamada Dışişleri Bakanlığı’ndaki üst düzey yöneticiler görev değişiklikleri ile başka pozisyonlara atanmışlardır. Sıra projenin en önemli bürokratlarından olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a gelmiştir. Son dalga sadece Fidan’ı değil, altı yılda MİT’in kritik birimlerinin başına getirdiği arkadaşlarını da Yenimahalle’den uzaklaştıracaktır.

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir