Türkiye’de Siyaset, Din ve Darbeler Üzerine Bir Deneme

15-temmuz-darbe-giri-4f6bede4d3ad2b949146
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page

15 Temmuz darbe girişimi Türk siyasi ve toplumsal hayatı üzerine kara leke olarak düştü. Cumhuriyet tarihi boyunca 1960 ve 1980 darbelerinden sonra ilk kez böylesine ciddi bir darbe girişimi yapıldı. Darbeler dışında 12 Mart Muhtırası, 28 Şubat Post Modern Darbesi, 2007 yılında yapılan bildiri hep Türk siyasi hayatını şekillendirmeyi hedefleyen girişimlerdi. İşin ilginç tarafı “post modern” darbeden sonra ülkemizde darbelerin niteliğinin değiştiği söylenmişti, demek ki değişmemiş. Darbeler esasen anayasal düzeni ortadan kaldırmak için yapılmaktadır. Dolayısıyla anayasal düzeni bozan, değiştirmeye ya da ortadan kaldırmaya girişenler ister asker, ister polis, isterse sivil olsun “darbeci” sıfatını almaktadırlar.

Darbelerin temel nedeni siyasi olmakla birlikte sosyal, ekonomik, askeri, dış politik ve şahsi sebepleri bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu dönemi sayısız taht kavgaları, padişahların kardeşlerini ya da evlatlarını öldürmesi ve elinde silahlı güçlerin ayaklanma ve isyanlarıyla doludur. İktidarı ele geçirmek ve/veya mevcut siyasi düzeni ortadan kaldırarak yenisini kurma girişimleri Osmanlı’da sıkça olmuştur. Benzer olaylara tarih boyunca, dünyanın pek çok bölgesinde rastlanmıştır.

Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı milliyetçilik, ulusal egemenlik, anayasacılık ve insan hakları, adalet, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi kavramlar çok uluslu imparatorlukların da son getirmeye başlamıştır. Fransız liderler, Avrupa’daki monarşileri devirmek için milliyetçiliği öne çıkarmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu, kendisini yeni düzene karşı uyarlamaya çalışmış, devlet idaresinde, bürokraside, orduda, toplumsal hayatta pek çok yenilikler yapmıştır. Ancak imparatorluk, 19.yüzyılı zorlu bir şekilde geçirmiş, yenileşme ve modernleşme yolunda atılan adımlar istenilen sonucu sağlamamıştır. Osmanlı’nın savaş ve toprak kayıpları birbirini takip etmiş, devletin bekası iç dinamiklere değil, dönemin büyük güçleri olan Rus Çarlığı ve Britanya İmparatorluğu’nun jeopolitik ve ekonomik çıkarları çerçevesinde sürmüştür.

Osmanlı’nın son döneminde çeşitli kurtuluş reçeteleri ortaya atılmıştır. İslamcı, Turancı ya da Mandacı (büyük devletlerin) siyasi düşünceler geliştirilmiştir. Kuşkusuz bunun arkasında siyasi, askeri ve dini önderlerin fikirleri kadar toplumun etnik ve dini yapısı da belirleyici olmuştur. Ancak Atatürk ve arkadaşları dünya gerçeklerini ve toplumun yapısını son derece isabetli şekilde tespit ederek modern cumhuriyetimizin temelini atmışlardır. Atatürk ve arkadaşları, Türk halkını kulluktan bireyliğe taşımış; insanımızı padişahın tebaası olmaktan çıkararak vatandaş haline getirmiştir. Türk liderler,  geçmiş hastalıkların yeni Cumhuriyet’e musallat olmaması için saltanatı ve hilafeti kaldırmış, 1925 yılında çıkarılan kanunla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve yasaklanmıştır.[1]

Atatürk, söz konusu kanunun gerekçesini Nutuk’ta şöyle ifade etmişti. “Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere hayatlarını emniyet eden insanlardan oluşan bir kitleye medeni bir millet nazarıyla bakılabilir mi?”[2] Atatürk yine Nutuk’ta “Efendiler, biz tekke ve zaviyelerle din düşmanı olduğumuz için değil, bilakis bu yapılar din ve devlet düşmanı oldukları, Selçuklu ve Osmanlı’yı bu yüzden batırdığı için yasakladık.” demiştir.

Atatürk modern Türkiye Cumhuriyeti’ni laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak kurgulamıştır. Nitekim o dönem Türk dış politikasını da ülkeyi Ortadoğu’nun sorunlarından uzaklaştırmak, sermaye girişini sağlamak ve memleketi modernleştirmek için Batı yöneliminde ilerletmiştir. [3] Demokrat Parti iktidarı döneminde Türk dış politikası Batı’ya dönük değil, Batı merkezli olarak yürütülmeye başlandı. NATO, Türkiye’yi Transatlantik Savunma yapılanmasının eşit üyesinden ziyade, ittifakın güney sınırlarının bekçisi olarak gördü. Türk siyasiler bununla da yetinmediler.  Türkiye’yi, ABD’nin Sovyet karşıtı kuşatma stratejisi ve Ortadoğu politikalarının hayata geçirilmesi için en sadık müttefiklerden biri haline getirdiler. [4]

Ancak devletler arası ilişkiler çıkarlara dayanmaktadır. Devletleri yönetenler ülkelerinin çıkarlarının gerektirdiği şekilde politika izlerler. Devletler arası ilişkilerde sürekli dostluk ve düşmanlık değil, çıkarlar vardır. Dolayısıyla ABD’ye son derece yakın politikalar izlese de Demokrat Parti bir askeri darbe sonucu devrildi. Yeni anayasa hazırlandı ve bir süre sonra seçimler yapıldı. Sonuçta iktidara yine ABD’ye sıcak bakan, lideri bu ülkede öğrenim görmüş, Adalet Partisi işbaşına geldi. Bu dönemde sosyalist, milliyetçi ve dinci partiler de kurulmaya başlandı. Milli Türk Talebe Birliği ve Türk Talebe Federasyonu gibi kimi dernekler milliyetçi, ülkücü ve dinci felsefeyi benimserken, dönemin siyasi konjonktürünün gerektirdiği doğrultuda hareket ediyorlardı.

Ardından 12 Mart muhtırası oldu. 1970’li yıllar ülkemizde ABD ve Sovyetler Birliği’nin küresel mücadelesinin yansıması çerçevesinde sağ-sol çatışmalarını  şeklinde devam etti. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali ve İran’da Şah rejiminin devrilmesi Washington’da son derece rahatsızlık yarattı. Türkiye’yi de kaybetmek istemiyordu. Kısa bir süre sonra Türkiye’de ordu 12 Eylül darbesini yaptı. Geçici yönetim dış dünya ile ilişkilerini her zaman olduğu gibi sürdüreceğini,  uluslararası taahhüt ve sorumluluklarını yerine getireceğini söyledi. Yeni anayasa hazırlandı ve seçimler yapıldı. Seçimleri ABD’de öğrenim görmüş Turgut Özal’ın lideri olduğu Anavatan Partisi kazandı. Özal başlangıçta dört siyasi eğilimi bir araya getirmişti, ancak zamanla muhafazakar ve liberal kimliği öne çıktı. Türkiye’de her nedense ne zaman darbe yapılsa yapan da, mağdur olan da, iktidara taşınan da yine Washington yanlısı kişi ve gruplardan oluşuyordu.

Soğuk Savaş sonrası kutuplar arası rekabet ve mücadele sona ermiş, bunun yerini yeni tehditler almıştı. Eski aktörlere yeni dönemde yeni roller dağıtıldı. Erbakan ve milli görüş siyaseti etkili olmaya başladı. Milli görüşçü siyasetçiler, Erbakan’ın Bağımsızlar Hareketi ile başlayıp Milli Nizam Partisi ile partileşen kesimlerdi. Ancak yanlarında daha önce Demokrat Parti’de, Adalet Partisi’nde, Anavatan Partisi’nde siyaset yapanlar, çeşitli Türkçü ve İslamcı hareketlerde yer alanlar da bulunmaktaydı. 28 Şubat post modern darbesi sonucu Erbakan’ın milli görüşü iktidardan uzaklaştırıldı. Refah Partisi’nden ayrılanlar bu darbeden beş yıl sonra kurdukları yeni bir partiyle seçimleri kazandılar. Adalet ve Kalkınma Partisi içinde sadece milli görüşçülerin yenilikçi kanadı değil, ülkücü, demokrat, liberal görüşleri benimseyen pek çok siyasetçi de yer almaktaydı. AKP, öncülleri gibi Türk toplumunun en fazla oy potansiyeline sahip muhafazakar, liberal ve milliyetçi tabanına hitap ederek iktidara gelmişti.

AKP’li liderler siyaset anlayışlarını ortaya koyarken Demokrat Parti’den Anavatan Partisi’ne, Milli Nizam Partisi’nden Refah Partisi’ne  kadar geniş bir yelpazeye işaret ediyorlardı. AKP, ABD’nin Afrika, Ortadoğu ve Asya coğrafyasında değişim ve dönüşüm için başlattığı Büyük Ortadoğu Projesi’ne samimiyetle destek verdi. Parti liderliği, İslam ile terörün yan yana getirilmesinden rahatsızdı. Afganistan, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya’da dinci terör olaylarından istifadeyle Batı tarafından oluşturulan kötü imajı silmek istiyordu. Müslüman ülkelerde demokratik ve ılımlı görüşlerin işbaşına gelmesiyle bu imajın değişebileceğine inanıyordu. Ancak ortada bir sorun bulunmaktaydı. Proje sahibinin asıl isteği İslam dünyasını demokratikleştirmek değil, kendisine yakın rejimleri iş başına getirmekti. Zira, projenin en büyük ortaklarından biri Suudi Arabistan’dı. Mesele demokratikleşme ise önce Riyad’dan başlanması gerekiyordu. İktidar Partisi, projenin desteklenmesi sorumluluğu ile Ahmet Davutoğlu’nun kurgulanmasında ağırlıklı rolü olduğu yeni Osmanlıcı ve mezhepçi bir politika izlemeye başladı. Aradan 14 yıl geçti, ne Büyük Ortadoğu Projesi ne de Davutoğlu’nun BOP kapsamında uygulamaya koyduğu mezhepçi politika müspet sonuç getirdi. Ortadoğu ve Afrika kan gölüne döndü. Türkiye son derece tehlikeli güvenlik ve terör sorunları yaşamaya başladı.

Söz konusu politikaların artık sürdürülebilir olmadığını gören Beştepe,  ilkeli ancak katı bir şekilde hareket eden Davutoğlu’nun yerine ılımlı ve pragmatik bir siyasetçinin geçmesini destekledi. Böylece Ankara’nın komşularıyla bozulan ilişkilerini yeniden düzenleme iradesi Yıldırım’ın AKP liderliği ve Başbakanlığı ile somutlaştı. Bu doğrultuda Rusya ve İsrail’e dönük son derece önemli adımlar atıldı. Mısır ve Suriye ile de benzer ilişkilerin geliştirilmesi hedefleniyor. Bu koşullar altında Türk Silahlı Kuvvetleri içinde önemli bir grup askeri darbe girişiminde bulundu. Darbe girişiminde bulunanların ABD’de ikamet eden Gülen yanlısı askerler olduğu ileri sürülüyor. Son yıllarda Balyoz, Ergenekon ve İzmir Casusluk Davası gibi çok sayıda davalarla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiyerarşik yapısı ve kurumun geleceğini şekillendirecek yönetim kademesi zinciri bozulmuştu.

Türkiye’de tıpkı diğer yabancı kavramlar gibi demokrasi kavramı da dönemin egemenleri ve seçkinleri tarafından evrensel anlamından çıkarılarak menfaatleri doğrultusunda yeniden tanımlanmaktadır. Gezi olaylarında evlerine gitmesi istenen halk, 15 Temmuz gecesi cami hoparlörlerinden yapılan anonslarla sokağa çağrılmıştır.  Ülkemizde demokrasi kavramının taraflı yorumu ve demokratik kültürün yerleşmemiş olması nedeniyle, 15 Temmuz darbe girişiminin demokrasiye değil, siyasi iktidara karşı yapıldığını söyleyebiliriz. Darbeye maruz kalan da darbenin ortasında olduğu iddia edilenler de darbe başarılı olsaydı bir şekilde iktidara gelecek olanlar da yukarıda saydıklarımızdan farklısı olmayacaktı. Bu yüzden iktidar partisinin son dönemde yaptığı dış politika hamleleri gibi, genel siyasetini de yapıcı çizgide sürdürmesi,  toplumsal huzuru ve iç barışı sağlaması, ülkenin güvenliği ve toplumun refahı için gerekenleri yapması, suç ve suçlularla kanunlar, hukuk ve ölçülülük kriterleri çerçevesinde mücadele etmesi önem taşımaktadır. Tarih taht kavgaları, isyanlar ve darbelerle doludur. Darbeyi önlemenin en kestirme yolu ise anayasaya sıkı sıkı bağlı kalmaktan ve bunun doğal bir sonucu olarak laik siyaset anlayışını benimsemekten geçmektedir.

../.

 

[1] Tekke ve Zaviyelerler Türbelerin Seddine Ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men Ve İlgasına Dair Kanun, http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.3.677.pdf

[2] http://www.ataturkinkilaplari.com/ik/64/tekke-zaviye-ve-turbelerin-kapatilmasi–30-kasim-1925.html

[3] Bkz.Türkiye’nin Dış Politikası, Melek Fırat (der.), Ankara, İmge Yayınevi.

[4] Ayşegül Sever, Soğuk Savaş Kuşatmasında Batı, Türkiye ve Ortadoğu: 1945-194, Boyut Yayınevi.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page

Yazar Hakkında

Dr. Erhan Canikoğlu
MGK'nın Dış Politika'daki Rolü teziyle yüksek lisans, Rusya'nın Yakın Çevre Politikası teziyle doktora derecesi aldı. Rusya, Yunanistan ve Irak'ta dış görevlerde bulundu. İstihbarat ve İstihbarata Karşı Koyma konularında uzman ve yönetici olarak çalıştı.

İlk yorumu siz yapın "Türkiye’de Siyaset, Din ve Darbeler Üzerine Bir Deneme"

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.


*