Devletin Niteliği ve Düşmanları

atatürk-ün-şakirtlere-kötü-örnek-olan-fotoğrafları_336966-1
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page

Devlet, basit tanımıyla, sınırları belirli toprak parçası üzerinde (ülke), belirli bir insan topluluğunu (vatandaş), kanunlar ve gerektiğinde zor kullanma yetkisini kullanarak yöneten, iç ve dış meşruiyeti olan siyasi birimdir. İnsanoğlu tarih boyunca değişik siyasi yapılanmalar içinde varlığını sürdürmüştür. Modern devletin temeli Westfalya Antlaşmasıyla (1648), ulus devletin temeli de Fransız ihtilaliyle (1789) atılmıştır. Wetfalya Antlaşması’nda egemenlik kavramı ortaya çıkmış, prenslerin ülkelerine ait toprakların sahibi olduğu, bu topraklarda yaşayanların dinlerini (mezheplerini) istediği şekilde belirleyebileceği ve sınırların içine müdahale yapılmasının yasaklandığı, kabul edilmiştir.  Fransız ihtilali sonucunda da özgürlük, eşitlik ve bağımsızlık gibi ilkelerin ortaya çıkmasının yanısıra monarşilerin yıkılarak yerlerine ulus devletlerinin kurulması sağlanmıştır. Böylece egemenlik krallardan alınıp halka (halkın seçtiği temsilcilere) verilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1.Dünya Savaşı sonrası işgal edilmesinin ardından Atatürk ve arkadaşları halkın temsilcilerini seçerek Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurmuştur. Gazi Meclis Kurtuluş Savaşı vererek ülkenin düşmanlardan temizlenmesine ve modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasına imkan sağlamıştır. Atatürk ve arkadaşları, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamaya çalışan dış faktörlerin imparatorluk içinde hangi unsurlardan yararlandığını son derece iyi tespit etmiştir. Bunlar;

-Saltanat (Osmanlı hanedanının padişah olduğu sistem),

-Hilafet (Yeryüzünde Müslümanların siyasi ve manevi temsilcisi olma)

-Eğitimin yapısı ve içeriği,

-Tekke ve zaviyeler, tarikat ve cemaatler.

Atatürk ve arkadaşları modern devletin ve toplumun bundan sonra düşmanların manipülasyonuna maruz kalmaması için Türk ulusunu Cumhuriyet’in kurucu unsuru olarak görmüş, etnik ya da mezhepsel kökeni ne olursa olsun vatandaşlık bağıyla ülkeye bağlanan herkesi Türk kabul etmiştir. Birey, toplum ve devlete ilişkin bir takım devrimler yapmışlar, böylece geçmişin hastalıklarından korunmaya çalışmışlardır.

Atatürk ve arkadaşları, demokratik yönetimi benimsemişler, ülkeyi yöneteceklerin serbest ve özgür seçimler sonrası işbaşına gelmesini öngörmüşlerdir. Hükümetlerin laik bir siyaset anlayışı ile ülkeyi yönetmesi için gerekli tedbirleri almışlardır. Devletin yönetimini ulusal çıkarlara göre tanımlanan hedefler doğrultusunda geliştirilen politikalarla sürdürmüşlerdir. Modernleşme ve sermaye edinmek için Batı’ya yönelmişler, Ortadoğu bataklığından uzak durmuşlardır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, yeni devletin niteliği ve politikaları Osmanlı döneminin yerleşik kurumlarını ve kişilerini rahatsız etmişlerdir. Kimi Kürt aşiretler ve dinciler (hocalar, şeyhler, dervişler vs.) Atatürk ve devrimlerine karşı geldikleri gibi dış düşmanla da işbirliği yapmışlardır. İngilizlerin Ortadoğu politikalarına alet olan Kürt aşiretler birçok kez rejime karşı isyan başlatmışlardır.  Gerici ve yobazlar Yunan askerleriyle işbirliğine gitmişler, ilerleyen dönemde Kubilay’ın başını kesmişlerdir.

Bunun üzerine önce Saltanat, ardından Hilafet kaldırılmış, tekke ve zaviyeler kapatılmış, dini unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Halk, padişahın tebaası olmaktan çıkarılarak modern devletin vatandaşı bireyler haline getirilmiştir. Tevhid-i tedrisat kanunuyla eğitim birliğini sağlanmış, şapka ve kıyafet kanunlarıyla Türk halkı çağdaş görünüme sokulmuştur. Kısaca Atatürk yaptığı devrimlerle modern Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalması için gerekli vatandaşların yetiştirilmesinin alt yapısını oluşturmuştur. Yeni Cumhuriyetin aydın, eğitimli, dünya ile rekabet edebilen vizyon sahibi nesillerle ayakta kalacağına inanmıştır.

Ancak ne Türkiye’nin düşmanları ne de ülkedeki işbirlikçileri pes etmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve demokratik yapısını bozarak devrimlerin geriye çevrilmesi çabaları hız kesmemiştir. İslam dünyasını emperyalist politikalarla yöneten batılı ülkeler, Atatürk ve devrimlerinin söz konusu coğrafyada yayılmasından ve bağımsızlık mücadelelerine rehber olmasından rahatsızlık duymuşlardır. Soğuk Savaş’ın kutuplaşması ve bağımsızlık hareketleri emperyalist politikaların belirli süreyle yavaşlamasına sebep olmuştur. Bununla birlikte küresel güçler nüfuz alanlarını korumak ve rakiplerine karşı gerilememek için her türlü siyasi, ekonomik ve güvenlik mülahazalarından istifade etmişlerdir. Kuşkusuz İslam dünyasında en fazla yararlandıkları araç ise din olmuştur. Zira İslam dini, inancın yanında iman esasına da dayanıyordu. Müslümanlar Allah’a, Kuran’a, Peygambere inanıyor ve iman ediyordu. Dolayısıyla Müslümanları kontrol altına almanın en kolay yolu dinden geçmekteydi.

ABD, Soğuk Savaş dönemindeki hasımı Sovyetler Birliği’ne karşı Müslüman ülkelerden yararlanarak “kuşatma politikası” uygulamıştır. Washington, Sovyet rejiminin din düşmanı olduğunu savunarak Müslümanları kolayca yanına çekebildi. Müslümanların inandıkları şeye iman eder hale gelmeleri işlerini kolaylaştırıyordu. ABD’nin, o dönem de Müslüman ülkelerin demokratikleşmesi gibi bir kaygısı bulunmuyordu. Zira otoriter rejimleri daha kolay denetim altına alabiliyordu. Halkın eğitim düzeyinin yükselmesi, gerçekleri araştırma ve sorgulama alışkanlığının çoğalması, demokratik hak arama taleplerinin artması hem otoriter rejimleri hem de onların Atlantik ötesindeki patronlarını rahatsız edecekti.

ABD, Soğuk Savaş döneminde kendisine bağlı rejimlerin yanısıra tabandan gelecek hareketlere karşı da çeşitli örgütlenmelerden yararlanmaktaydı. Türkiye’de bu amaca hizmet eden en uygun vasat ise Tarikatlar ve Cemaatler idi. Nitekim, Fethullah Gülen 1960’lı yıllarda Komünizmle Mücadele Derneği yöneticiliği ve vaizlik yapmaktaydı. AKP’li siyasilerin çoğunun üye olduğu Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de bu araçlardan biriydi. Dolayısıyla ABD, NATO’nun güney kanadını koruyan Türkiye’nin gidişatını şansa bırakmıyor, sadece siyasiler ve askerler üzerinden değil, tabandan da tarikatlar, cemaatler ve dernekler vasıtasıyla kuşatıyordu.

Türkiye örneğine bakıldığında yelpazenin merkez veya sağ tarafından kalan siyasi partilerin yanında bunların tabanını oluşturan ya da oy veren kesimlerin de daha alt düzeyde farklı bağlarla Atlantik ötesindeki denetim sisteminde olduğu görülmektedir. Küresel güçleri ve/veya Batılı ülkeleri beğenmek, takdir etmek, örnek almak, resmi düzeyde işbirliği yapmak ayrı, söz konusu devletlerin çıkarlarına hizmet etmek ayrı bir şeydir. Türkiye’de iktidara gelmek isteyenler, para, makam ve mevki elde etmek isteyenler çoğunlukla ikincisini tercih etmişlerdir. Bugün ülkemizde karşı karşıya kaldığımızı sorunların başlıca sebebi yukarıdaki düşünce ve hareket tarzıdır.

Bu duruma Soğuk Savaş mantığının sürmesi, iktidarların tüm toplum kesimlerinin taleplerine eşit oranda karşılık vermemesi, kaynakların sınırlı oluşu, Türk toplumunun yapısı ve din üzerinden aldatılmaya açık olması yol açmaktadır. Görüldüğü üzere iktidar partisi de darbecilerin arkasında olduğu söylenen Fethullah Gülen de aynı zemini kullanmakta; Allah, din, peygamber, iman, cami ve cemaati kavramlarını dillerinden düşürmemektedirler. Eğer siyasi iktidarlar Cumhuriyet’in temel niteliklerine ve anayasal ilkelere tam anlamıyla uymuş olsalardı ne tarikat ve cemaatler ne de darbeciler devlete sızamayacak ne de darbe girişimi böylesine tehlikeli boyutlara ulaşmayacaktı.

../.

 

 

 

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someonePrint this page

Yazar Hakkında

Dr. Erhan Canikoğlu
MGK'nın Dış Politika'daki Rolü teziyle yüksek lisans, Rusya'nın Yakın Çevre Politikası teziyle doktora derecesi aldı. Rusya, Yunanistan ve Irak'ta dış görevlerde bulundu. İstihbarat ve İstihbarata Karşı Koyma konularında uzman ve yönetici olarak çalıştı.

İlk yorumu siz yapın "Devletin Niteliği ve Düşmanları"

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.


*